10/7/2007
25/6/2007
Tam tamına 17,5 yaşındaydım o
gün.Bütün eyitin hayatımı adadığı ve sonunda başardığım üniversitemin
bahçesinde onunla konuşup bir ilişkinin temellerini atmak üzereyken
küçük bir çocuktum.Günü birlik ilişkilerde, geçici flörtlerden
hoşlanmadığımı belirtecek kadarda büyük. Üniversite hayatinin
başlangıcı bu muhteşem birlikteliğinde başlangıcı oldu. Günler büyük
bir hızla geçiyor ve gecen gün aşkımızda ayni hızla büyüyordu.
Önce toplumdan, sonra da okulumuzdan soyutladık kendimizi. Her anımızı
baş başa geçirmekten, İstanbulcun keşfedilmemiş yerlerin gezmekten
büyük keyif ali yorduk. Onun dinine çok bağlı olması, benim bugüne
kadar bilmediğim görmediğim şeyleri yapıyor olması hoşuma gidiyor, ben
de her gün yeni şeyler öğreniyordum.
Bu aşk romanlarından fırlamış mutlu günler daha doğrusu seneler 4 yıl
sürdü. Kesintisiz 4 yıl. Bu arada o benim aileme, bende onun ailesine
girmiştik .Evleneceğimiz günler şayiliydi.
5. yılımıza girdiğimiz ilk günlerinde her şey alt üst oldu hayatımda.
Senelerdir görmediğim bir arkadaşımı ziyarete gittim ve aşık oldum.
Hayatımızda başka insanlar olmasına rağmen bu garip duygusal çekim bizi
yakaladı, ama hemen kendimizi toparlayarak uzaklaştık. İşte yine ben
eski bendim. Her şeyi çözmüş ilişkime sağlam bir şekilde dönmüştüm .-
Döneme mimiydim yoksa Bir kaç ay sonra İnternet ve chat ortamını
keşfettim. Seneler sonra ilk kez farklı erkeklerle konuşmak gerçekten
ilginçti gelmişti. İleri gidip teflonlaşmaya ve hatta bir kaç kez
görüşmeye bile vardırmıştım işi. Ama hep kendimi haklı çıkaracak
sebepler aradım. Kötü bir şey yapıyordum, onu anlatmıyordum. Yada bana
öyle geliyordu.
Başka bir adama aşık olmamla başlayan kavgaların, tartışmaların yerini
şimdi chat kavgaları almaya başlamıştı. Bu seferde netten yüzünü bile
görmediğim bir adama aşık olmam, olayın patlama noktası oldu. Çünkü
artık sözlerin yerini tokatlar almıştı. Çıktığım tatiller, görüşmeme
kararları, ilişkiyi kurtarma çabaları hiçbir işe yaramıyordu. Elimizde
hiçbir şey kalma misti artık. Bizi bir arada tutan o güçlü
bağ,aşk,sevgi,saygı,hoşgörü. Hepsi uçup gitmişti.şaşkındım. nasıl bu
hala gelebilmişti her şey. Bitmeliydi. Bitecekti. Ve bitti. 5.
yıldönümümüze 1 ay kala bitti büyük aşk masalı.
Biliyorum. Ben suçlu görünüyorum. Ama hala kendimi haklı çıkarmak için
çok fazla sebep bulamıyorum. Pişman mıyım. Hayır. 23 yaşındayım artık
ve elimde kalan hala bitmemiş bir okul. İlişkim bitti ama okul hala
duruyor. A$K MI BIR DAHA ASLAAA.!!!!
25/6/2007
Uzaktan akrabamızdı. Abi
diye hitap ederdim ona kendimi örnek aldığım; tıpkı dağların
doruklarında zamansız kalabilmiş kar birikintisi gibi göz alıcı bir
şahsiyetti benim gözümde. Paylaşımlarla kurulan dostluğumuz, saatlerce
süren dostluk kokan sohbetlerimiz dertlerimiz anılarımız gülüşlerimiz
ve tesellilerimiz yerini çok sonra fark edebildiğim kaçamak bakışlara
bırakır gibiydi. Bir türlü kabullenesim gelmiyordu dostane duyguların
aksini. Ailem dahil çevremdeki herkesin gözdesiydi o. Bilhassa
arkadaşla gönülleri fethediyordu muhabbetiyle.
Buna rağmen mantığımı elden bırakmıyor onun beni asla yar olarak
göremeyeceği gerçeğini açıklamaya çalışıyordum bizleri yakıştıranlara.
Ben olgun bir yetişkin gibi davranmaktan bihaber yaşamayı ilke edinmiş
bir genç kızdım. O ise sorumluluk sahibi ciddi bir deniz astsubayıydı.
Karakterli, ağırbaşlı disiplinli bir o kadar da iyimserdi.
Velhasıl 1,5 aylık bir süreden sonra görkemli bir itirafla yüz yüze
kalıyordum. ‘’Bana abi deme’’ diyordu. Ben ise şaşkındım sessizce
haykırıyordum içten içe, şimdi neler olacak diye. Susarak geçirdiğim 2
günden sonra onu deli gibi severek başladım güne. İnanıyordum uykumda
aşık olmuştum ona.
Her ikimizin gözlerinde görülmeye değer bir ışık yüzlerinde ise tarifi
mümkün olmayan bir tebessüm yer edinmişti. El eleydik. Bir ömür boyu
beraber yol almak için ilk adımı attık sözlendik. Fakat ayrı düştük;
aşkım dünyanın bir ucunda seyirdeydi. Bekledim bekledim...
En nihayetinde kavuştuk sınırsız sevgi limanımızda. Ama vuslatın
sarhoşluğu fazla devam etmedi 1 aylık bir sürecin ardı gelen bir özlem
daha ayırdı bizleri sevdiğimle yine! Şimdi uzağız yine birbirimize.
Yıldızlara yarenlik etmek alışıla gelmiş bir sohbet oluyor zamanla. Bu
yüzden doyamıyoruz ya birbirimize hatta bazen sevgi sözcükleri bile aç
kalıyor sevgimizin yanında. Ruhlarımızı çepeçevre sarmalayan sıcaklığın
yanı sıra, yalnızlıklarımızda kurduğumuz hayallerimizle yücelttiğimiz
umutlarımızla körüklüyoruz hasretliğimizi biz. Neyse ki her ikimizde
severek yaşıyoruz. Neyse ki bizler özlemle yanıp özlemle tutuşuyoruz.
Ve asla aşkı katliamlara maruz bırakanlardan olmuyoruz.
25/6/2007
Sağlık Olsun
Her sabah hüzünlü bir şarkıdır kulaklarımda ayrılık...Yaşamın belki de
en onulmazı,can sıkıcı,insanı yaşadığına pişman edici gerçeğidir
bu...Her canlı,özellikle insan yaşamı boyunca bir kaç kez tatmıştır
,yaşamıştır istemese de...Düşündünüzmü kaç kez yaşadınız bu duyguyu,ya
da yaşamak zorunda kaldınız...Ha ... bir de bu yaşanan zorakilik
içerisinde ne canımı sıkar bilir misiniz...Çevremdeki,dostların
sözleri...'Aman sayılı gün çabuk geçer,yeter ki;sağlik olsun....'Güzel
hoş da niçin ayrılık olmadan sağlık olmuyor da,ayrılık olunca...Aman,
boşver,öyle ya da böyle,insan sevdiklerinden bir sebeple ayrı
kalıyorsa,elbetteki sonunda hüzün vardır, göz yaşı vardır...
Göz yaşının olmadığı bir yaşam,belki de öbür alem dedikleri
vaadedilmiş,güzellikler diyarında vardır.Onu da ancak varınca ,diyarı
terk edince görürüz,belki...Şimdi içinde bulunduğumuz bu alemin
güzelliklerini yaşamak ehven olsa gerek.
Bu güzelim dünyamızın güzel yaratıkları,insanları sevelim
,ayrılıklar,nifaklar girmesin aramıza ayrılıklardan ayrı kalalım ki
güzelleşsin yaşam ...İşte o zaman sağlık olsun diyelim.
Kırk beş yıllık kısa ömrün yaşadığı bir kaç ayrılıktan,kısa kesitler
sunmak istiyorum.İlk yaşadığım ayrılık hikayesi ki her gencin yaşadığı
ilk göz ağrısı ve onun içimde küllenen aşkı...Hala onu görünce içimin
cız..ettiğini hissediyorum,aklaşmış saçları,bozulmuş vücuduyla karşımda
gördüğüm zaman yıllar bir sinema şeridi gibi geçiş yaptılar birer
birer...Daha dün gibi ayrılmak zorunda kalışımız ve yaşlı gözlerle el
sallayışı,bir inat uğruna heba edilen yıllar...Sonra sahi ne ya da
neler olmuştu da böylesine masum bir aşk heba olmuş,edilmişti...Biraz
çocukluk,biraz kin bira da ilk aşk olması mıdır,nedir...Unutulmuşluk
veya unuttuğunu sanmak,bu ikincisi olsa gerek ki aradan otuz yıl
geçmesine rağmen ona karşı duyduğum sevgiden bir nebze kaybettiğim bir
şey olmamış,görünce anladım,hissettim ,yaşadım...N'olacak şimdi,hiçbir
şey...o yoluna, ben yoluma...Şimdi sağlık olsun diyebilir miyim
,diyebilir misiniz...
Bu ilk göz ağrısının ardından yaşadığım ikinci ayrılık da yine bir aşk
ve ihanet acısı ve ayrılığıdır.En yakın arkadaşım,kan
kardeşim,şimdilerin deyimi ile kankim Ali'nin attığı kazık ve bir
birini seven iki gencin ayrı kalması...
Bu olay lise yıllarında yaşandı...O terör belasının yaşandığı 78
kuşağıyız ya... Kız arkadaş olmaz Ülkücü gençlik içinde herkes bacı ya
da abladır,yan gözle bakmak,bir kıza dışlanma ya da...sonuçlanır...İşte
böyle bir dönemde söz geçiremedim içimdeki bene...Söz dinlemez,huysuz
kırılgan bir o kadar da munis ,sol yanımdaki arsız,kaptırdı kendini
kedi gözlü buğday tenli, servi boylu bir dilbere...Ne yaparsın başa
gelen çekilir...Sıraların altına mektup koymalar, dizeler yazmalar
karşılıklı başladı hırsızcasına...Bakışlar herkesin dikkatini çeker
olmuştu da kimse dillendirmek istemiyordu bu masume aşkı...Ali vardı
hani kankim ,onunda dikkatini çekmiş olacak ki;Oğlum bu ne hal ,başına
bela mı almak istiyorsun vaz geç şu kızdan diye uyardı bir kaç
kez...Konuştuk uzun uzun,Şu kızla bir konuşalım okul sonuna
sözleşelim,o zamana kadar içime atarım aşkımı dedim ve Ali gardaşım
kızla bunları konuşmak için benden müsade aldı,çünkü kız alinin yakın
köylüsü, tanıdığı...
Konuştu Alim,ama pek de hayırlı haber getirmedi.Çünkü kız benim ailemin
fakirliğinin ,kalabalıklığının sorun olduğunu söylemiş...Ali öyle
söyledi...Gurur yaptım ve bakışlarımı,mektuplarımı, dizelerimi geri
çektim...Zaten bir kaç ay sonra okul bitti...Ne onu ne de aliyi
gördüm,üç yıla kadar...Hayvan otlatırken ders çalışarak üç yılın
sonunda Erzurum Atatürk Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünü
tutturdum ,azimle...
Savcılık belgesi istenirdi eskiden ünüversiteye kayıt yaptırırken,şimdi
de isteniyor mu bilmem...Bu belgeyi almak için savcılığa vardığımda
önümde biri var o da belge almaya gelmiş gözüm kaydı elindeki kağıda
Atatürk ünüversitesi...yazıyordu gardaş sende mi ...dedim bana döndü bu
kankim Aliydi,kucaklaştık,hasret giderdik o da fizik bölümünü
tutturmuştu.
Böylce başladı Erzurum maceramız.Bir ay geçmişti ki,Ali bir gün bana
;dostum seninle konuşmamız gereken önemli bir konu var dedi.Olur Alim
dedim ve üçüncü yurdun kantinine ,ücra bir köşeye çekildik...Sonayı
hatırlıyor musun diyerek söze başladı...Sonay hangi sonay dedim.Hani şu
lisede aşık olduğun kız var ya ...Bir an düşündüm,evet üç yıl olmuştu
ama üç asır gibi geldi bana...Tamamen o yıllara ait ne varsa silmiştim
hafızamdan.n'olmuş sonaya dedim...O burda okuyor dedi ve sanki tepkimi
ölçmek istercesine gözlerime baktı...Hayırlı olsun ben onu unutalı çok
oldu...
Ali günah çıkarır gibi başladı anlatmaya...O kız seni deli gibi
seviyordu,sen beni aracı yapınca elime bir fırsat geçti,ben seninle
arasının bozulması için elimden gelen her şeyi yaptım.Çünkü ben de ona
aşıktım.Üçyıldır onun peşinden Erzuruma taşındım,ama beni kabul
etmiyor,yüzüme bile bakmıyor...
Bu itirafı duyunca ne kızacağımı,ne de güleceğimi bilemedim.Tek bir
cümle sarfettim,'keşke olmasaydı,Ama iyiki olmuş,belki de o ihanetin
olmasaydı o da ben de ünüversite hayatına ulaşamazdık,sağlık olsun
gardaş dedim'İşin ilginç yanı ondan sonrası...Gardaşım bir de beni
aracı yapmaz mı Sonayla olan tepetaklak ilişkisine...
Yemekhanenin kapısında yakaladım sonayı,Ali de birkaç metre
ardımda,Grünce boynuma sarılmaz mı kızcağız...Aliyi ardımda görünce bu
A.. ne arıyor yanında dedi.Hele müsade et de konuşalım biraz
dedim...Aliye yol verdik o gitti biz deÜnüversitenin uzun karlı soğuk
yolunda başladık konuşmaya,ben konuyu Aliye getirdikçe o yaşadığımız
kısa fakattemiz aşka getiriyor ve alinin yaptıklarını anlatıyor.Anladım
ki aşkından bir şey kaybetmemiş bana karşı...Sonay,sen bundan sonra
benim iyi bir arkadaşımsın,sana aşkım gözüyle bakamam Alini ihanetine
rağmen,sen Aliye hangi gözle bakıyorsun onu söyle...
Ali benim liseden sınıf arkadaşım,Onun dışında hiçbirşeyim olamazzz.Bu böyle biline...
Bu kısacık nostaljiden sonra,Aliye konuştuklarımızı anlattım.Sağlık
olsun arkadaşım,Şunu da bil ki ihanetin üstüne aşk kurulmaz,Kurulsa
bile sağlıklı olmaz,dedim.
Şimdi düşünelim bu ayrılık hayırlı olmuştur belki,Sağlık olsun diyebilir miyiz....
25/6/2007
Duygu Hırsızı
Bir yürür ki, “Dünyayı ben yarattım” havasında… Bakışlar dersen, “Seni
zavallı insan, çekil önümden!” ifadesini bariz ortaya koymaktadır.
Nike'ın tüm yeni ürünlerini podyum edasında üzerinde taşır. Ray-Ban
gözlükleri olmadan eksik hisseder kendisini… Babasının bilmem kaçıncı
doğum günü hediyesi olan Jaguar marka otomobiline kuruldu mu padişahın
tahtındadır, ferman onundur! Zavallı Emir, istediği her şeyi elde
edebileceğini düşüne dursun, önemli bir eksikliğinin farkında değildir;
“duygu!”
Etrafından eksik olmayan alkışçı gençlik, Emir'in ego tatmin
göstergesini tavan seviyesine taşır. Kızlar O'nun için pervanedir. Bu
bollukta bir tanesine bağlanıp kalmayı esaret kabul eder. Her hafta
başka bir kızla görülür kentin “Elit(?)” mekanlarında… Fakülte
koridorlarında “Karizmaya bak!” dercesine kendisini izleyen gözler hiç
eksik değildir.
Nisan, uykudaki doğaya yaşam busesini kondurmuş, bahar kendini
hissettirmeye başlamıştır. İpeksi kanatlı kelebeklerin rengarenk
çiçeklerle vuslat zamanıdır. Kampus alanındaki iğde ağaçları, doğal
mutluluk taşır kokusunu hissedenlere… Bir, nisan sabahıdır; Emir,
fakülte kantininden içeri girer ve gözler O'na doğru çevrilir.
Kendinden emin adımlarla her zaman oturduğu masaya doğru adımlarken
birden dengesini kaybeder ve… Arkadaşları tarafından kaldırılan Emir
ile arkadaşı Soner arasında şu konuşma geçer:
- Abi ne yaptın sen?
- Birader bana sakın görmediğini söyleme…
- Neyi abi?
- Yahu birader, şu ikinci masada oturan kızdan bahsediyorum!
- Evet abi, güzel kız…
- Ne güzeli dostum, daha önce bu kadar güzel birini görmemiştim; kızı görünce dengemi kaybettim!
- Anlaşıldı abi, anlaşıldı…
- Dalga geçme lan!
- Ha ha ha! Hayırdır Emir, bir bakışta aşk mı?
- Ne aşkı olum! Kız güzel, hafta bitmeden avucumdadır.
- Ah be Emir, hiç akıllanmayacaksın değil mi?
- Eeee, uzatma daha…!
Emir, fakülte istihbaratını harekete geçirip, dengesini allak bullak
eden kız hakkında bilgi toplamakta gecikmez. Bir emekli kızıdır Duygu!
Daha önce başarısı sayesinde birkaç kurumdan aldığı burslarla Marmara
Üniversitesi'nde okumaktadır. Fakat üç ay önce babasını kaybeder.
Kardeşi olmadığı için hem annesini yalnız bırakmak istemez, hem de
İstanbul'da öğrenci olmanın maliyetli olduğunu düşünerek memleketi
Kayseri'ye, annesinin yanına dönmeye karar verir. Erciyes
Üniversitesi'ne yatay geçiş yapar ve yeni üniversitesindeki ilk gününde
Emir tarafından fark edilir.
Emir gerekli bilgileri aldıktan sonra yeni avını kapanına düşürmek için
harekete geçer. Bir saat, belki bir gün, bilemedin bir hafta sonra
Duygu'yu elde edeceğinden emindir. Duygu ufukta görülür; kitaplarını
sıkı sıkı göğsünde sarmalamış, sakin adımlarla fakülteye doğru
yürümektedir. Emir, ukalalığın had safhasında bir ses tonuyla seslenir:
- Buraya baksana biraz!
Duygu için hayatında tek bir özel insan vardır: annesi! Duymazdan gelir sesi; yürümeye devam eder…
- Sana diyorum, bana bak!
Yine cevap yok… Emir koşarak Duygu'nun kolundan tutar ve o anda esaslı
bir tokat yer! Hayatının ilk tokadını yemiştir Emir; ilk defa
reddedilmiştir. Kendisini izleyen arkadaşlarının yanına gider ve
söylenir: “Bunun hesabı sorulacaktır!” Soner, “Emir n'oldu, hesap
tutmadı mı?” diyerek bıyık altından güler. “Get lan! O, daha benim kim
olduğumu bilmiyor!” diyerek yenilmişliğini örtbas etmeye çalışır.
Emir, Duygu'ya ukalaca yaklaşmaya bir ay kadar devam eder fakat sonuç
değişmez. Arkadaşlarına rezil olmuş, kendine olan güveni zedelenmiştir.
Ama yıllardır oturduğu krallık tahtını kimseye kaptırmaya da niyetli
değildir. Farklı yollar denemeye karar verir. Bir sabah Duygu'nun
oturacağı sıranın altına beyaz bir gül ve küçük bir not bırakır. Duygu,
derste fark ettiği gülü alıp üzerindeki notu hayretle okur: “Sanırım
sana haksızlık ettim, her şey için üzgünüm. Bugüne kadar ne istediysem,
hangi kızı beğendiysem elde ettim. Ama hayatımda ilk defa aşık oldum.
Senden hiçbir beklentim yok, bu gül ve notu da senden özür dilemek,
ayrıca bana aşk duygusunu yaşattığın için teşekkür etmek için
bırakıyorum.”
Duygu bu jest karşısında heyecanlanır; iç dünyasında derinleşir ve
tuhaf şeyler hissetmeye başlar. Ertesi sabah Emir, Duygu'nun yanına
masumane bir tavırla yaklaşarak notta yazdıklarını sözlü olarak ifade
eder. “Duygu, bundan sonra seni asla rahatsız etmeyeceğim, fakat sana
söylemek istediğim son bir şey var; ben… ben galiba seni seviyorum!”
der ve ayrılır yanından.
Duygu iyice şaşırmıştır; içindeki heyecan giderek artmaya başlar. Her
ne kadar belli etmemeye çalışsa da artık Duygu'nun da gözleri de Emir'i
aramaktadır. Duygu, bu enteresan büyüye kendisini kaptırmamak için
direnir lakin kalbine söz geçirememektedir. Bir sabah Emir'in tezgahı
üzerine kantinde karşılaşırlar, Emir, çay teklif eder; Duygu buna hayır
diyemez. Çaylar yudumlanırken Emir hafif hareketlerle Duygu'nun
ellerine uzanır, Duygu karşı koymak istese de başarılı olmaz. “Duygu,
hayatım sen oldun! Ne gece, ne gündüz aklımdan çıkmıyorsun; sensiz
yaşayamayacağım ben, lütfen bana bir şans ver… Seninle evlenmek
istiyorum!” Evlilik, Duygu için kutsaldır ve hislerini şaha kaldıran bu
delikanlıdan böyle bu cümleyi duymak onu hayal alemine sürükler…
Artık Duygu ve Emir birliktedirler. Emir, rolünü çok iyi oynamıştır.
Arkadaşlarına istediğini elde edebileceğini kanıtlamanın gururu
içerisindedir. Duygu ise bir an önce Emir'in ailesiyle tanışmak, Emir'i
de annesiyle tanıştırmak istemektedir. Emir her seferinde bir bahaneyle
erteler bu fasılları. Bir sabah okula doğru arabayla ilerlerken Emir
ani bir frenle durdurur arabayı. “Evet küçük hanım, oyun burada biter!”
Duygu allak bullak olur, şaşkınlıkla:
- “Ne oyunu Emir, ne bitmesi?”
- “Bana attığın tokadı hatırlıyorsun değil mi?”
- “Evet ama…”
- Tamam, daha fazla konuşma, hadi in arabadan.
- Ama Emir, tüm bunlar…
- Uzatma, in hadi!
- Hani sevmiştin, evle….
- Kes ulan, defol git! Sevgi falan bilmem ben! Yaşadık bitti.
- Emir, tüm o özel anlar… ama…
- Amma uzattın ama… İstemiyorum kızım seni!
Duygu'nun dünyası başına yıkılmıştır. “Şimdi anneme ne diyeceğim,
insanların yüzüne nasıl bakacağım? Ah Duygu ahhhh! Başına ne işler
açtın!” diyerek uzun yolu yavaş yavaş adımlar. “Nasıl da inandırdı
beni! Ama asıl suç ben de, ne işim olur el alemin zengin çocuğuyla,
nasıl tahmin edemedim tüm bunların adi bir oyun olduğunu…” Önüne eğdiği
başını kaldırmadan okula gelir. İnsanların tuhaf bakışları O'nu
fazlasıyla rahatsız etmeye yetmiştir. Sanki duvarlar üzerine geliyor
gibi hisseder ve o an okulu bırakmayı düşünür fakat annesinin ısrarı
üzerine devam eder. O eski mütevazi dünyasının coşkusu kaybolmuştur.
Hayalleri bitmiştir artık; hayatı öylesine yaşayanlardan olmuştur.
Bir sabah fakültede telaşlı bir kalabalıkla karşılaşır. İnsanlar kıyıda
köşede hararetle bir şeyler konuşup, hayretle bir birlerine
bakmaktadırlar. O sırada sınıf arkadaşı Figen gelir yanına, “Duygu,
duydun mu, Emir'in böbrekleri iflas etmiş! Eğer böbrek nakli yapılmazsa
en fazla 1 ay ömrü kalmış!” Bunca yaşadıklarına rağmen gözünden
dudaklarına doğru süzülen yaşa engel olamaz. Yutkunur ve koşarak sınıfa
gider.
Emir, artık o eski Emir değildir. Diyalize bağlı devam eder onu
bekleyen ölüme ilerlemeye. Böbrek nakli için aranmadık, sorup
soruşturulmadık yer kalmaz. Doktorların verdiği tarih yaklaşmaktadır.
Emir'in yanında ailesinden başka kimse kalmamıştır. Alkışçı arkadaşları
ziyarete gelmeye bile tenezzül etmemektedirler. O eski kabarık
sevgililer listesinden bir kişi bile arayıp sormaz olur. Artık herkes
ümidi kesmiştir. Hazin son çaresizlik içerisinde beklenmektedir.
Bir sabah hemşirelerden biri koşarak odaya girer: “Müjde, isminin
açıklanmasını istemeyen birisi böbreklerinden birini Emir'e vermek
istiyor!” Odadaki herkes birbirisine bakmaktadır. Şaşkınlık ve mutluluk
kol kola yüzlere yansımıştır. Ama kimdir bu? Neden böyle bir şey ister?
Gerekli formaliteler yapıldıktan sonra böbrek nakli gerçekleşir fakat
nakil esnasında küçük bir ihmal sonucu nakledilen böbrek işlevini
yitirir. Mutluluk kısa sürmüştür Emir ve ailesi için. Durum, böbreği
bağışlayan kişiye intikal ettiğinde alınan cevap tüyleri diken diken
eder: “Henüz vakit varken diğerini alın, ama n'olur bu kez dikkatli
olun!” Nakilden önce bir not yazmıştır yaşam bağışçısı. Emir, kendine
geldiğinde hemşirenin getirdiği bu notu açıp okur: “Senin ihtiyacın
olan tek şey vardı, sana onu veriyorum: “Duygu!”…
Annesi merakla sorar için için ağlayan Emir'e
- “Oğlum n'oldu, nedir o elindeki?
Hıçkırıklar arasında cevap verir Emir:
- Belge!
- Ne belgesi oğlum?
- Hırsızlık belgesi anne, hırsızlık belgesi… Ben bir “Duygu” hırsızıyım!
25/6/2007
SERKAN İŞBİLİR
Zamanın birinde bir karga varmış...Bu karga herkes çalışırken yan yatar
gökyüzünde pervasızca uçarmış..Yine bir gün bu karga pervasızca uçarken
semada yerde çok güzel bir Gül görmüş...Karganın beyni bulanmış gözleri
kararmış ve o günden sonra yemeden içmeden kesilir olmuş.Sizin
anlayacağınız hikaye buya bizim bed sesli karga güle aşık olmuş...
Her gün karga gülün yanına gidip ona o bed ve kötü sesiyle şarkılar
söyler,iltifatlar eder , ağlar ,yakarır yanıp tutuşurmuş.gel zaman git
zaman bu olay ormanların kralı aslanın kulağına gitmiş.Aslan önce
inanmamış tabi ama sonra mecbur kalmış oda inanmaya.Bu olaya hiddetlene
aslan yardımcılarına hemen haber vermiş.' Gidin ! O kargayı bana bulun
!' demiş.Sonunda kargayı bulmuşlar ve aslanın huzuruna
çıkartmışlar.Aslan önce bir süzmüş kargayı sonra : " Sen misin güle
aşık olan o densiz? sen kargasın gül senin neyine ? sen nasıl olurda
benim ormanımın kanunlarını bozarsın?Güle ancak bülbül aşık olur.Sen
neyine güveniyorsun?? Hem ben duydum gül seninle hep dalga geçiyormuş
,ne zaman yanına gitsen dikenlerini batırıyormuş sana " demiş.
Karga önce mahcubane hali ile boynu bükmüş yüzü kızarmış ve bir an
cesaretini toplayım söz istemiş aslan dan.oda bakmışki karga ciddi izin
vermiş son kez konuşmasın****arga başlamış :" Hürmetli kralım siz
dersiniz ki sen ucube bir kargasın güle aşık olmak neyine ? Doğrudur ,
ama şunu unutmayınız ki benim de bir kalbim, benimde bir canım
vardır.Benim kimseye zqararım olmamış ki ben sadece sevmişim hemde hiç
bir karşılık beklemeden sevmişim ne yapayım suç mu? Ha bide dersiniz ki
"gül seninle hep dalga geçiyor sana hep dikenini batırıyor" doğrudur
batırır ama bana batırır.Bakın heybetli kralım bunla ilgili size bir
hikaye anlatayım :
" Zamanın birinde leyla ile mecnun varmış o dönemin kralı sizden yüce
olamsın sarayını bahçesine bir yapıt yaptırmak istemiş.bu inşaatdada
bizim mecnun çalışıyormuş.Öğlen servisi olmuş işçiler yemek almak için
sıraya dizilmişler ve yemeğide Leyla dağıtıyormuş.Sıra Mecnuna gelince
leyla kepçeyle mecnunun kafasına vurmuş.Mecnun sıraya tekrar girmiş ,
Leyla tekrar vurmuş kepçeyle mecnunun kafasına derken bu olay 3_4 sefer
süre gelmiş.En sonun da mecnun un arkadaşı demiş ki " Yav Mecnın sen ne
kadar yüzsüzleştin böyle,kız sana hem yemek vermiyor hemde bu kadar
kişinin arasında kafana kepçeyle vuruyor sen yinede sıraya tekrar
giriyorsun " demiş.Mecnun da o arkadaşına bakıp " Bak kardeş burada en
az 80 kişiyiz ama leyla bu kadar kişin çinden birtek benim kafama
vuruyor.demekki bunda da var bir hayır" demiş. Kargada hikayesini
bitirdikten sonra krala bakmış ve :"Yaa kralım işte böyle ,bakın bu
ormanda binlerce bülbül var bu gül onlara diken batırmıyor ama birtek
bana karga olduğum halde birtek bana dikenini batırıyor. Demekki
bundada bir hayır var kralım"demiş....
25/6/2007
''bir şehri sevmekle başlıyordu her şey...''
Vakit gece. Gündüz ışıl ışıl olan şehir, artık karanlığa bürünmüştü.
Her yerde sessizlik hakimdi. Cırcır böceklerinin sesi geceyi
kaplıyordu. O sessizlik içinde bizlere ninni söylüyorlardı. Artık
herkes günün yorgunluyla yatak odalarına çekilmiş, uykuya dalmıştı. Ama
biri hariç...
Yeşil ile sarının, pembe ile mavinin, bin bir tonunu barındıran güzelim
Burdur'da gece yarısı bu adam ne yapıyordu yalnız başına? Belki bin bir
umutla gittiği memleketinden büyük bir hüsranla dönüyordu; belki de
âşıktı. Ama gurbetten geldiği kesindi. Çünkü az önce bavuluyla
otobüsten indi. Yüzünde yılların, bedeninde de gurbet yorgunluğu; biraz
da hasta bir hali vardı. Dönüş bileti cebindeydi. Ya geldiği şehre geri
dönecek ya da ölünceye dek Burdur'da kalacaktı. Karar veremiyordu. O
kadar çaresizdi ki... Çünkü sevgisi yanında yalnızlığını ve korkusunu
da getirmişti. Yorgundu ve uyumak istiyordu. Uyuyacak bir yer aradı.
Cadde boyunca yürümeye başladı. Cumhuriyet Parkı'na geldiğinde
yanındaki bir banka uzandı ve derin bir uykuya daldı. Beş on dakika
sonra sayıklamaya başladı. Bütün park onun dediklerini dinliyordu
gecenin sessizliğinde.
Sabah olmuştu. Otobüs, araba ve insan sesleriyle uyuduğu yerden kalktı
ve Burdur’a baktı. Görmeyeli epey değişmişti. Ama bütün güzelliği yine
üstündeydi. Burdur’u çok özlemişti. Adam istedi ki onu hemen tanıyıp
özlemle boynuna sarılsın. Fakat o ilgisiz gibiydi.Bu yüzden adam
alındı, dönmeyi düşündü.Nasıl olurdu da Burdur onu tanımazdı?Neyse ki
ayak-
ları gitmedi. Aşkı ağır bastı. Aradan uzun zaman geçmişti. Sordu,
tanımıştı. Yavaşça gülümsedi Burdur. Yanaklarında gamzeler belirdi.
Gölüyle gülüyle ne kadar da güzeldi! Hem de bunca yaşına karşın!
Dayanamıyordum artık. Kimdi bu adam? Ne yapıyordu buralarda, neden bir
şeyler aramakta gibiydi? Yanına gidip sordum, soruşturdum.
Adamın çocukluyla delikanlılığı burada geçmişti, gençliği ise gurbette,
uzak bir şehirde. Yaşlılığını Burdur'da tüketmek niyetindeydi. Ama o
istemezse çekip gidebilirdi. Baktı, Burdur dişice gülüyordu. Sanki onun
kalması için can atıyordu.
Doktor,''Burdur'a gitme, kalbin artık o sevgiyi taşıyamaz!'' demiş.
Öyleyken O dayanamamış, kalkıp özlemle buralara gelmiş. Halbuki, orada
kalsaydı, sağlıklı, dingin bir yaşam sürecekti.
Adamın aklı karışıktı. Orada kalsaydı daha mı iyi olurdu? Ama onun
Burdur aşkı yüreğini öyle bir kaplamıştı ki... Kekik kokulu tepelerini,
göl kıyısında batan güneşi, kırmızının her tonunda gülleri göl suyuna
serpmeyi, ufukta maviden eflatuna değişen renklerin sonsuzluğunu
seyretmeyi, çam ve toprak kokusunu öyle özlemişti ki... Burada
kalmalıydı.
Buna rağmen yine kararsızdı.
Burdur, Adamın karasızlığını, korkaklığını sezmişti. Bunu açığa vurdu.
Adam şaşırıp kızardı. Sesini çıkarmadı. Sonra, birden tutup onu Göl
dudağından öptü. Utandı yaptığından, dudağında onun tuzu gün boyunca
sarhoş gibi dolaşıp durdu. Ondan kaçmaya çalıştı. Fakat boşuna, ondan
kurtuluş yoktu. Susamlık'ta, Yeşil tepe' de, Ulucamii'de ansızın
karşısına çıkıveriyordu. İnsuyu'da, Erenardıç'ta, Bozçay'da yine
yanındaydı. Her yerde başka bir kimlik ve güzellikle görünüyordu. Hep
değişik, hep şaşırtıcı, hep güzeldi. Hem eski, hem yeniydi. Ona ayak
uydurmak kadar ayrılmak da güçtü. Burdur aşkı yanıp tutuşuyordu artık.
Burdur anladı Adam'ın düşüncelerini, dugularını. İnci dişlerini
göstererek uzun kirpiklerini açıp kapayarak güldü. Teşekkür etti. Adam
çok sevindi. Sevincinden ne yapacağını bilemez hale geldi. Hani, gelip
geçenlerden utanmasa, boynuna sarılıp al yanaklarından öpecekti. Sonra
durdu ve bir ara düşündü. Aklı yıllar önceye gitti. Şurada bir ceviz
ağacı vardı. Hani, Hatce Nene'nin evinin önünde. Tepeden tırnağa
cevizleri olurdu. Acaba ne olmuştu? Burdur, ‘’Hatırlayamadım.’’ dedi,
düşünmeksizin. Adam ağacı aramaya koyuldu. Yerinde kocaman bir apartman
gördü. Üzüntüden gözleri yaşlandı. Artık buradan Burdur Gölü ile geçen
kuşları, bilhassa ördekleri göremeyecekti. Burdur, Adam'ın
duyarlılığına şaşırdı.
Sonra gençlik günlerini hatırladı. Koşup Oluklaraltı'na gitti. Kahveye
oturdu. Cumbalı evleri, halı dokuyan teyzeleri, çaycıları, berberleri,
Mehmet Emmi'nin pişirdiği şişlerin kokusu altında seyre daldı. Gül,
kekik, ve zambak kokularını içine çekti. Çay üstüne çay içti. Sonra tam
karşısında gökyüzünün oluşturduğu açık mavi fon önünde, etekleri
sisler, dumanlar içinde olan Bozdağ Adam'a gülümser gibi duruyordu.
Adam, belki Burdur'a Göl'de değil de burada aşık
olmuştu.
Şimdi ise yıllarca ondan kalışın acısını çıkarmak istiyordu. Artık git
gide kısalan ömrünü mutlulukla, Burdur'la, doldurmak istiyordu.
Burdur, buna sevindi. Eteklerini savurarak uzaklaştı yanından. Adam
koşarak yetişti arkasından. Serin bir yayla havası havası geçti
parmaklarının arasından. Onu içine çekti iyice, ferahladı. Sonra Burdur
Gölü'ne doğru koşmaya başladı.
Artık iyice akşam olmuştu. Göl, bütün güzelliyle savrulan saçlarıyla
bir kadın vücuduna benziyordu. Sanırım Adam, Göl'ü görünce tutulmuştu
Burdur'a.
Adam cebinden dönüş biletini çıkardı, göle attı. Artık karamsarlıktan
kurtulmuştu. Uzanıp tutuverdi Burdur'un elinden. Çekti kendine,
dudağından öptü. Kalbi göğsünden fırlayacakmış gibi çarpıyordu.
Burdur'un kulağına fısıldadı:
- Artık seninim! Kimse ayıramaz seni benden! Ölüm bi...
Son sözcük boğazında kaldı. Ölüverdi Burdur'un kollarında.
Gece olmuştu artık...
Kalbimin çırpıntısından başka hiçbir şey duymuyordum. Bu boşluğu
doldurmak için etrafa kulak verdim. Burdur mırıldanıyordu. İnce ve
hafif böcek sesleri, tren düdükleri ve köpek havlamaları, birbirine
sarılarak bir ses yumağı halinde büyüyor, gecenin birçok derin ve gizli
sesleriyle karışıyor, rüzgarlara bürünüyor; baş döndürücü bir uğultu
halinde yükseliyordu.
Burdur alışık değildi ölümlere, kendini tutamıyordu. Burdur Gölü çoktan hıçkırıklara boğulmuştu...
''Yeşillerin arasında yalnız bir çocuktu
Onun kalbimdeki en güzel adı BURDUR'du.''
-SON-
« Önceki ::